Reklam
Reklam
Türkiye'nin Doğu Akdeniz'de Milletlerarası Hukuktan Kaynaklanan Hakları
Satuk Buğrahan MİRZABEY

Türkiye'nin Doğu Akdeniz'de Milletlerarası Hukuktan Kaynaklanan Hakları

Bu içerik 5464 kez okundu.

Uluslararası Adalet Divanı Statüsü ’nün 38. maddesinde milletlerarası deniz hukukunun asli kaynakları;

 

  • Uluslararası antlaşmalar,
  • Uluslararası teamüller,
  • Hukukun genel ilkeleri olarak belirlenmiştir.

 

Milletlerarası deniz hukukunun yardımcı kaynakları ise;

  • Uluslararası içtihatlar,
  • Doktrin
  • Kamu düzeni kuralları (jus cogenste yardımcı kaynaklara dahildir) olarak sınıflandırılır.

 

Milletlerarası hukukun önemli kavramlarından biri olan Jus cogens; 1969’da Viyana Sözleşmesi ile uluslararası hukuk literatürüne girmiştir. Latince’de Ius (kanun) ve Cogo (Cogens - mecburiyet) anlamına gelen jus cogense aykırı bir devletler arası anlaşma, milletlerarası hukuka göre geçersiz sayılır. Jus cogens, hukukun diğer kurallarına nazaran, üstün kabul edilir. “Devletlerin egemen eşitliği” bir jus cogens kuralı sayılmasına rağmen, egemen ve bağımsız devletlerin, sözleşme yapma serbestisinin sınırlandırıldığı bu durum, günümüzde de hukuk çevrelerince tartışılmaktadır.

 

Doğu Akdeniz’deki petrol, doğalgaz ve hidrokarbon yataklarının, devletler arası ikili anlaşmalar çerçevesinde, Uluslararası Adalet Divanı Statüsü ’ne uygun şekilde işletilmesi hususu;

 

1- Söz konusu madenlerin bulunduğu denizin milletlerarası hukuka göre durumunun,

 

2- Doğu Akdeniz’e kıyısı olan devletlerin kıta sahanlığının,

 

3- Bu devletler arasında yapılan ikili anlaşmaların milletlerarası hukuka uygunluğunun incelenmesiyle açıklığa kavuşacaktır.

 

*

 

Türkiye ve Yunanistan arasında yıllardır devam eden “kıta sahanlığı” sorunu ve yakın zamanda Doğu Akdeniz’de “ülkelerin ikili anlaşmalarla kıta sahanlığını ve münhasır ekonomik bölgelerini belirlemelerine bağlı olarak maden arama faaliyetleri” çerçevesinde oluşan ve önümüzdeki dönemde “büyümesi muhtemel” krizin çözümü noktasında, milletlerarası hukuktaki “deniz” kavramı önem arz etmektedir.

 

Japonya ve Çin arasında 2012 yılında yaşanan krizi incelediğimizde de; beş ada ve üç mercan kayalığının bulunduğu konum sebebiyle kıta sahanlığının belirlenememesi ve bu bölgelerdeki zengin yeraltı kaynaklarının işletilmesi hususunda ortaya çıkan krizin Doğu Çin Denizi’nde yaşandığı görülecektir.

 

Milletlerarası hukuktaki deniz kavramı, denize kıyısı olan devletlerin haklarına bağlı olarak; iç sular, karasuları, bitişik bölge, münhasır ekonomik bölge, kıta sahanlığı ve açık denizler olarak sınıflandırılır. Kıyı devleti, iç sularda tam egemendir. Açık denizler ise hiçbir devletin egemenliğine tabi değildir, denize kıyısı olmasa dahi, tüm devletlerin açık denizler üzerinde hakları vardır ancak bu haklar açık denizde faaliyet gösteren devlete mutlak hakimiyet vermez; her devletin, açık denizde faaliyet gösteren diğer devletlerin haklarına riayet etme yükümlülüğü vardır.

 

*

 

Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi’nin 2-16. ve 300. maddelerinde ifade edilen hususları incelediğimizde; 

 

Madde 2 – (1) Sahildar devletin egemenliği kara ülkesinin ve iç sularının ötesinde bir takımada devleti söz konusu olduğunda, takımada sularının ötesinde karasuları denilen bir bitişik deniz bölgesine kadar uzanır.

 

(2)- Bu egemenlik karasuları üzerindeki hava sahasını ve de bu suların deniz yatağı ile toprak altını da kapsar.

 

(3)- Karasuları üzerindeki egemenlik işbu sözleşmenin hükümlerinde öngörülen şartlar ve uluslararası hukukun diğer kuralları dahilinde kullanılır.

 

Madde 3- Her devlet karasularının genişliğini tespit etme hakkına sahiptir; bu genişlik işbu sözleşmeye göre tespit edilen esas hatlardan itibaren 12 deniz milini geçemez.

 

Madde 4- Karasularının dış sınırı, her noktası esas hattın en yakın noktasından karasularının genişliğine eşit uzaklıkta bulunan hattan oluşur.

 

Madde 5- İşbu sözleşmede aksine hüküm bulunmadıkça, karasularının genişliğinin ölçülmeye başlandığı normal esas hat, sahildar devlet tarafından resmen kabul edilmiş büyük ölçekli deniz haritalarında belirtildiği şekliyle, sahil boyunca uzayan en düşük cezir hattıdır.

Madde 11- Karasularının sınırlandırılması amacı ile bir liman sisteminin ayrılmaz bir parçasını oluşturan daimi tesislerden açık denize doğru en uçtakiler sahilin bir parçası olarak kabul edilir. Sahillerin açığındaki tesisler ve sun’i adalar, daimi liman tesisleri olarak kabul edilmeyecektir.

 

Madde 12- Normal olarak tamamen veya kısmen karasularının dış sınırının ötesinde kalan demir yerleri, mutaden gemilerin yükleme, boşaltma ve demirlenmesinde kullanıldığı takdirde karasularının parçası olarak kabul edilirler.

 

Madde 15- İki devletin sahilleri bitişik veya karşı karşıya olduğunda, aralarında aksine anlaşma olmadıkça, bu devletlerden ne birinin ne de diğerinin kendi karasularını, bütün noktaları bu iki devletin her birinin karasularının genişliğinin ölçülmeye başlandığı esas hatların en yakın noktalarından eşit uzaklıkta bulunan orta hattın ötesine uzatmaya hakkı yoktur. Bununla beraber bu hüküm, tarihi hakların veya diğer özel durumların varlığı nedeniyle, her iki devletin karasularının başka şekilde sınırlandırılmasının gerekli olduğu durumlarda uygulanmaz” hükümleri önem arz etmektedir.

 

Milletlerarası hukukta “esas hattın”, “normal esas hattın” ve “düz esas hattın” belirlenmesi hususunda ise, denizlerdeki dış sınırların belirlenmesi için kıyıdan esas alınan çizgi esas hattır. Yine sahilde en düşük cezir çizgisi “normal esas hattır. Sahile yakın şekilde adaların olması veya Türkiye’nin Ege sahillerine benzer şekilde sahil şeridinin girintili çıkıntılı olduğu durumlarda, uygun noktaların birleştirilmesiyle elde edilen çizgi ise “düz esas hattır”. 

 

 

*

 

Peki, Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki petrol ve doğalgaz yataklarında milletlerarası hukuk ve anlaşmalardan kaynaklanan hakları neler?

 

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, Türkiye Petrolleri’ne “bölgede arama yapma ruhsatı” verdi. İki ülke arasındaki bu anlaşma, bölgedeki petrol ve doğalgaz yataklarında Türkiye’nin yetkisinin ve hukuki konumunun belirlenmesinde ciddi önem arz ediyor. Kıbrıs Adası’nın temsilcisi olarak GKRY’nin tanınıyor olması ve 15 Kasım 1983 tarihinde bağımsızlığını ilan eden KKTC’nin pek çok ülke tarafından tanınmamış olması Türkiye açısından sorun oluşturabilecek bir konu olsa da bu konu; KKTC’nin egemen ve bağımsız bir devlet olması ve karasularında bir başka egemen devlete petrol ve doğalgaz arama ruhsatı verebileceği gerçeğini değiştirmez.

 

Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin karasuları içerisinde yer alan deniz yatağı ve yer altı zenginlikleri milletlerarası hukuka göre Türkiye’ye aittir. Türkiye’nin karasuları; Akdeniz’de 12 mil, Ege Denizi’nde 6 mil ve Karadeniz’de 12 mil olarak ilan edilmiştir.

 

Türkiye; 2018 yılı başlarında GKRY’nin tek taraflı münhasır ekonomik bölge ilan ettiği bölgeye keşif amaçlı gönderdiği gemiye, bu madde kapsamında savaş gemileriyle müdahalede bulunmuştur. Yunanistan yakın zamanda, Doğu Akdeniz’deki madenleri işletebilmek amacıyla, Libya ile “Girit Adası” çevresinde bir “hat belirleme” girişiminde bulundu. GKRY’de Lübnan, İsrail ve Mısır ile deniz sınırlarını belirlemeye çalışıyor.

 

ABD’nin en güçlü donanması olarak değerlendirilen 6. Filo geçtiğimiz günlerde Akdeniz’e gönderildi. Rusya, 10 savaş gemisi ile 2 denizaltının Akdeniz’e gönderildiğini duyurdu ve geçtiğimiz hafta içerisinde bölgede bugüne kadarki en büyük hava ve deniz tatbikatını yaptı. Yunanistan, Türkiye’nin petrol ve doğalgaz arama gemisinin yakınlarına Fransa’dan kiraladığı 2 savaş gemisini gönderdi.

 

GKRY’nin, “tek taraflı” olarak münhasır ekonomik bölge belirlediği bölgeye, 2018 yılı başlarında keşif amacıyla gönderdiği gemiye, Türk Deniz Kuvvetleri’ne bağlı savaş gemileri müdahale etti.

 

Türkiye, bölgedeki SAT timlerine “hazır olun” emri verdi ve Türk Silahlı Kuvvetleri’nin KKTC’de yeni bir deniz üssü kurması gündemde!

 

*

 

Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi’nin 300. Maddesinde; “taraf devletler işbu sözleşme hükümleri uyarınca üstlendikleri yükümlülükleri iyi niyetle yerine getirmeli ve işbu sözleşmede tanınan hakları, yetkileri ve serbestileri hakkın kötüye kullanılmasını oluşturmayacak biçimde kullanmalıdırlar” hükmü, her devletin kendi karasularının genişliğini tayin etme yetkisine getirilmiş bir sınırlandırmadır.

 

Türkiye ve KKTC, birbirlerine petrol ve doğalgaz arama imkanı sağlayacak kıta sahanlığı anlaşmasını 2011 yılında imzaladı. Yıllar evvel bu anlaşmanın imzalanmış olması Türkiye’nin bölgeyi “yakından takip ettiğini” gösteriyor.

 

*

 

Birleşmiş Milletler Antlaşması’nın 51. maddesinde ifade edilen “bu antlaşmanın hiçbir hükmü, Birleşmiş Milletler üyelerinden birinin silahlı bir saldırıya hedef olması halinde, Güvenlik Konseyi uluslararası barış ve güvenliğin korunması için gerekli önlemleri alıncaya dek, bu üyenin doğal olan bireysel ya da ortak meşru savunma hakkına halel getirmez” hükmü gereğince, Türkiye’nin meşru müdafaa hakkı vardır.

 

Bir başka önemli hususta, kıyı devletinin karasularının ölçülmeye başlandığı hattan itibaren 200 deniz mili içerisindeki alanları münhasır ekonomik bölge ilan edebilmesi ve 200 deniz mili içindeki alanlarda bazı ekonomik hakları kullanabilmesidir. Yine bu hususta da Türkiye milletlerarası hukuka göre “haklı” olarak bölgede faaliyet göstermektedir. 

 

Türkiye; karasularının, karasuları üzerindeki hava sahasının, deniz yatağının ve toprak altının, bahsettiğim egemenlik sahası içerisindeki madenlerin, milletlerarası hukuk ve anlaşmalar çerçevesinde, sahibidir ve bu bölgelere karşı olası tehdit durumunda müdahale etme hakkı vardır. Kıyı devletlerinin, denizdeki zararlı geçişleri engelleme ve erteleme hakkı da vardır, bu zararlı geçişin olması durumunda kıyı devleti “kendi hukukuna” göre hareket eder.

 

Milletlerarası hukuktaki deniz yetki alanlarının belirlenmesi konusunda, Türkiye ile KKTC arasındaki kıta sahanlığı anlaşmasının önemi ve geleceğe dönük Türkiye’ye yapacağı ekonomik ve stratejik katkı çok önemli. Yukarıda bahsettiğim hususlar incelendiğinde görülecektir ki Türkiye Cumhuriyeti Devleti ve KKTC, “egemen ve bağımsız” iki devlet olarak, yaptıkları ikili anlaşmalar dahilinde, milletlerarası hukuka uygun şekilde, Doğu Akdeniz’de maden arama faaliyetleri gerçekleştirmektedir.

 

*

 

Zeytin Dalı Harekatı ile “büyük kuşatmayı” delen Türkiye, yakın gelecekte Suriye’nin kuzeyi ve Irak’ta çok daha etkin şekilde masada olacak. “Büyük kuşatma” üzerine konuşulması gereken çok konu var.

 

Doğu Akdeniz, 14.08.2018 tarihinde yayınlanan yazımda belirttiğim gibi, “Türkiye’nin yükselişinin en önemli sacayaklarından biri olacak.”

 

Haftaya görüşmek dileğiyle…

 

 

Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
9 kişi cenaze töreninde yedikleri yemekten öldü
9 kişi cenaze töreninde yedikleri yemekten öldü
Sesi duyan telefona sarıldı
Sesi duyan telefona sarıldı