Milletlerarası Deniz Hukuku Üzerine İncelemeler - 1
Satuk Buğrahan MİRZABEY

Milletlerarası Deniz Hukuku Üzerine İncelemeler - 1

Bu içerik 4856 kez okundu.

Milletlerarası deniz hukukunun asli kaynağı örf ve adet hukukudur.

 

Milletlerarası hukukun önceleri yazılı olmayan deniz hukuku dalının yazılı formata dönüştürülmesine yönelik ilk adımın, 1930 yılında yapılan ve başarısızlıkla sonuçlanan Milletler Cemiyeti Toplantısı olduğunu söyleyebiliriz. 1947 yılında yapılan Birleşmiş Milletler Toplantısı’nda ise bu hususta bir adım atılarak Milletlerarası Hukuk Komisyonu kurulmuştur. Komisyonun 1949’da yapılan toplantısında karasuları ve açık denizlerin hukuki rejiminin tespiti ile ilgili adımlar atılmıştır. Aynı komisyonun 1950’lerin başından itibaren yaptığı çalışmalar neticesinde hazırlanan andlaşma taslağı Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’na sunulmuştur.

 

Milletlerarası deniz hukukunun oluşumunda ve yazılı hale getirilmesinde ciddi önem arz eden bir diğer toplantı ise 1958 yılında yapılan Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Konferansı’dır. Konferans öncesi süreç ve sonrasında dünyada hızla değişen dengeler; askeri, ekonomik ve siyasi gelişmelerin ivme kazanması, milletlerarası deniz hukukunda henüz netliğe kavuşturulamamış konuların varlığı, netliğe kavuşturulamamış konular sebebiyle ülkeler arası krizlerin gündeme gelmesi sebepleriyle, milletlerarası deniz hukukunda yeni düzenlemelerin yapılmasının gerekliliği ortaya çıktı. Ülkelerin kıta sahanlığı ve Münhasır Ekonomik Bölge sınırları içerisindeki yeraltı zenginliklerinin, gelişen teknolojiyle çıkarılıp işletilebilmesinin mümkün hale gelmesi, kıta sahanlığının dış sınırlarının belirlenmesinde yaşanan zorluklar ve bu durumun sebebiyet verebileceği krizler, ülkelerin denizlerdeki yeraltı kaynaklarına yönelmesi, yine ülkeler arası dengelere bağlı olarak denizlerde yaşanan krizler, denizlerdeki ticari faaliyetlerin ve balıkçılığın artması dolayısıyla deniz trafiğinin ivme kazanması, denizlerde yapılacak bilimsel araştırmalarda tabi olunacak hukuksal rejimin milletlerarası deniz hukukunun diğer konularındaki gibi belirsiz olması da milletlerarası deniz hukukunda düzenlemeler yapılmasını tetikledi. Üçüncü Deniz Hukuku Konferansı özetle, yeni düzenlemelere duyulan ihtiyacı tetikleyen yukarıda saydığım unsurlar sebebiyle, 1974’te Karakas’ta toplandı.

 

Cenevre Konvansiyonları ve 1974’te Birleşmiş Milletler öncülüğünde toplanan Üçüncü Deniz Hukuku Konferansı, milletlerarası deniz hukukunun oluşumunda önem arz etmektedir.

 

Üçüncü Deniz Hukuku Konferansı’nda:

  • Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi kabul edilmiştir,

 

  • Münhasır Ekonomik Bölge kavramı, deniz yetki alanı kavramı haline gelmiştir,

 

  • Deniz yetki alanlarına yönelik sınırlandırma, Münhasır Ekonomik Bölge’nin yazılı hukuk haline getirilmesi ile genişletilmiştir.

 

Milletlerarası deniz hukukunda günümüzde yer alan kavramların neredeyse tamamı Birleşmiş Deniz Hakları Sözleşmesi ile yazılı hale gelmiştir. Türkiye söz konusu sözleşmenin 1982’deki oylamasında olumsuz oy kullanmıştır. ABD, İsrail ve Venezüella’da denizlerdeki menfaatleri doğrultusunda oylamada olumsuz oy kullanmıştır.

 

Kıta Sahanlığı

 

Kıta sahanlığı, Truman Bildirisi’nde bir hukuk kavramı olarak kabul edilmiştir.

Amerika Birleşik Devletleri, kıta sahanlığı içerisinde bulunan deniz yatağının altındaki ve üstündeki kaynakların kullanım hakkının kendi hükümetine ait olduğunu, Truman Bildirisi ile ilan etmiştir. 1945’te ilan edilen Truman Bildirisi’nin altyapısı incelendiğinde, siyasi görünümü itibariyle başkanlık sistemiyle yönetilen federal bir cumhuriyet olan ABD’nin, günümüzde de önem arz eden bu bildiriyi ilanındaki amaçlarından en önemlisi; Amerikan kıta sahanlığı içerisindeki petrol kaynaklarının çıkarılması ve işletilmesiydi. Dönemin Amerikan Hükümeti’nin ilan ettiği Truman Bildirisi ile ABD; jeostratejik, jeoekonomik ve hatta jeopolitik anlamda ciddi kazanımlar elde etti. Basında görüldüğü üzere; Adalar (Ege) Denizi, Akdeniz, Doğu Çin Denizi, Güney Çin Denizi ve kutuplarda günümüzde de kıta sahanlığının tespitiyle ilgili devam etmekte olan ülkeler arası sorunlar ve güç mücadelesi uzun bir süre daha gündemde olacak. Kıta sahanlığının ve Münhasır Ekonomik Bölgelerin milletlerarası hukuka uygun şekilde tespitinin önemi söz konusu sorunlar sebebiyle bir kez daha ortaya çıktı. Truman Bildirisi’nde söz konusu sorunların çözümü için, ilk kez kıta sahanlığı kavramı ele alındı.

 

ABD Hükümeti’nin ilan ettiği Truman Bildirisi’ni, 1958 yılında yapılan Birinci Deniz Hukuku Konferansı takip etti. Konferansta, milletlerarası deniz hukuku ile ilgili olan:

  • Karasuları ve Bitişik Bölge Konvansiyonu,

 

  • Açık Denizler Konvansiyonu,

 

  • Kıta Sahanlığı Konvansiyonu,

 

  • Açık Denizlerde Balıkçılık ve Canlı Kaynakların Korunmasına Dair Konvansiyon kabul edilmiştir. 

 

Konferansta kabul edilen; kıta sahanlığının sınırları ve ülkelerin söz konusu alanlardaki hak ve yetkilerinin düzenlendiği Cenevre Kıta Sahanlığı Sözleşmesi’nde, kıta sahanlığı; kıyıya bitişik, 200 metre derinliğe veya doğal kaynakların işletilebildiği bunun ötesindeki bir derinliğe kadar olan deniz yatağı ve deniz tabanının altı olarak ifade edilmiştir.

Uluslararası Adalet Divanı’nın 1969 tarihinde; Danimarka Krallığı, Federal Almanya Cumhuriyeti ve Hollanda Krallığı arasında kıta sahanlığının sınırlandırılması hususundaki anlaşmazlıkla ilgili verdiği kararda kıta sahanlığının kapsamı “kıyı devletinin deniz altındaki uzantısıdır” ve “yer bilimsel anlamdakinin ötesinde” şeklindedir. 1982’de kabul edilen Birleşmiş Milletler Deniz Hakları Sözleşmesi’nin 76. Maddesi’nde “sahildar bir devletin kıta sahanlığı; karasularının ötesinde kıta kenarının dış eşiğine kadar veya bu eşik daha az bir mesafede ise, karasularının ölçülmeye başlandığı esas hatlardan itibaren 200 deniz mili mesafeye olan kısımda, bu devletin kara ülkesinin doğal uzantısının bütünündeki denizaltı alanlarının deniz yatağı ve toprak altlarını içermektedir” ifadesiyle kıta sahanlığının tanımı yapılmıştır. Aynı madde de belirtilen genişlik kavramının da sınırları, kıta kenarının dış sınırının 200 deniz milini aşması halinde karasularının genişliğinin ölçülmesinde kullanılan esas hatlardan itibaren 350 deniz milini aşamayacağı şeklinde ifade edilmiştir.

Milletlerarası sözleşmelerde, ülkelerin kıta sahanlığı üzerindeki hakları ab initio ve ipso facto olarak ifade edilmiştir. Bu kavramlar özetle, devletlerin kıta sahanlığı üzerindeki haklarının “başlangıçtan beri var olan” ve “kendiliğinden” olduğunu ifade eder.

*

Bir sonraki yazıda görüşmek dileğiyle…

DİĞER YAZILAR
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
TBMM Başkanı Şentop İdam cezası düşünülebilir
TBMM Başkanı Şentop İdam cezası düşünülebilir
HAYATIN TÜM RENKLERİ İÇİN YEŞİLİ ÖNEMSİYORUZ
HAYATIN TÜM RENKLERİ İÇİN YEŞİLİ ÖNEMSİYORUZ